Kıbrıs’ta… Tamamlan(a)mamış neo-liberal entegrasyon

images

Erdoğan’dan bir şey beklemek gerçekçi değil

Kıbrıslı Rum Türkolog Nikos Mouduros, Erdoğan’ın TC Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Kıbrıs sorunun çözüleceği yönünde güneydeki beklentileri değerlendirdi

Osman KALFAOĞLU

13 Ağustos 2014

Kıbrıslı Rum Türkolog Nikos Mouduros, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle, Türkiye’nin Kıbrıs sorununda yeni bir politika belirlemesi ve bu sayede çözümün gelmesini beklemenin hiçbir gerçekçi veriye dayanmadığını söyledi. Türkiye’de geçtiğimiz pazar günü yapılan seçimler sonrasında Erdoğan, aldığı yüzde 51.8’lik oy oranı ile ilk turdan 12. cumhurbaşkanı olarak seçilmişti. Seçime giden süreçte ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, “Kıbrıs sorununu Erdoğan ile bitireceğiz” mesajını vermişti. Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanlık Sözcüsü Nikos Hristodulidis ise seçim sonrası yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın seçilmesiyle Türkiye’nin, adada bir çözüme ulaşılabilmesi için olumlu katkı yapacağını umduklarını dile getirmişti.

Συνέχεια

Advertisements

The “harmonization” of Islam with the neoliberal transformation: The case of Turkey

Turkey

Nikos Moudouros

Globalizations, 30 April 2014

Abstract

The end of the Cold War brought about a great uncertainty in relation to the geopolitical order. The prevalence of this neoliberal model of development had as a prerequisite the integration of countries other than the traditionally developed and powerful nations of the West. As a consequence, the developing or the less economically developed economies were the ones appearing to acquire “renewed” importance. A fundamental aspect of these repercussionswas the triggering of ideological debates over the compatibility of Islam with this stage of capitalist development. One major axon of these debates was the “desecularization” of capitalist modernization and the integration of Islam in the new global order. This article examines the case of Turkey in this framework. It tis analysing how the “Conservative Democracy” programme of the Justice and Development Party is “harmonizing” Islam with the transformation of the country and how this transformation is presented with “local colours”, being more acceptable and creating the new hegemony in Turkey.

Download Pdf

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (6-Son)

22 Ağustos 2013

AKP’nin ideolojik çalışmalarında ifade edildiği şekilde, kapitalist kalkınma sürecinde Türkiye’nin yerel, geleneksel değerlerinin öne çıkarılması büyük derecede Ziya Gökalp’ın teorilerine dönüşü teşkil ediyordu. Türkçülüğün Esasları eserinde, Gökalp Türk milletinin modernleşmesi sürecinde medeniyetin benimsenmesinin ama aynı zamanda kültürünün korunmasının da gerekliliğinin altını çizerek, medeniyet ve kültürü birbirinden ayırmıştı. Somut olarak, Gökalp kültürün, bir milletin sosyal hayatlarının uyumlu bir bütünü olduğunu, medeniyetin ise aynı ekonomik gelişmişlik düzeyine sahip geniş bir milletler grubunun sosyal hayatlarının ortak bir bütünü  olduğunu savunuyordu. Örneğin Avrupa ve ABD’nin kalkınma düzeyi ortak bir Batı medeniyetini, yani bilimleri ve teknolojiyi yaratıyordu.

Gökalp’a göre, bu süreçte aynı medeniyete ait başka milletlerin kültüründen bazı öğeler benimsense de, bir toplumun milli kültürünün bir uluslararası medeniyete ait olmasını engellememektedir. Ancak kendisinin vurguladığı gibi, “hiçbir zaman, gönlümüzü onlara (bu kültürlere) vermeyeceğiz… Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkâr etmeyiz ve medeniyetçe onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat kültür açısından hiçbir milleti kendimizden üstün görmeyiz”. Türkiye’nin kendi geleneksel değerlerini, “milli kültürünü” koruyarak, Batı medeniyeti düzeyine ulaşması gereksinimi Gökalp tarafından şu üç boyutta özetlendi: “Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim”.

“Medeniyet” ile “kültür”ü birbirinden ayıran bir ifade, arzulanan evrensel değerler düzeyine ulaşma sürecinde toplumun “yerel” güçlerinin değerlendirilmesinin altını çizen AKP’nin ideolojik arayışlarında da gözlendi. Bu, partinin programında “Temel insan hak ve özgürlükleri, insanlığın yüzyıllar boyu süren mücadeleleri sonucu elde edilmiş kazanımıdır. Bu özgürlüklerin düzeyi medeni bir toplum olmanın göstergesidir. Medeni dünyanın bir parçası olan Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler açısından hak ettiği konuma getirilmesi, toplumumuzun da beklentisidir. Dolayısıyla atılacak adımlar, uluslararası kuruluşlar istediği için değil insanımız bu hak ve özgürlüklere layık olduğu için atılmalıdır” şeklinde kaydedildi. Dolayısıyla, partiye göre, kendine özgü geleneksel değerler, “milli kültür” insan hakları ve özgürlükler gibi evrensel değerleri güvence altına alabilecek dinamizmi teşkil edebilir.

Geleneksel değerlerin öne çıkaran bu kapitalist modernleşme çabasının temel bir parametresinin, bireysel mülkiyet gibi toplumsal yapıların öneminin korunmasından geçtiği elbette ki dikkatten kaçmamalıdır. Nitekim Gökalp’ın teorisinin temel boyutu toplumun modernleşmesi yolunda “milli burjuvazinin”, yani “milli kültürün” taşıyıcısı olacak bir burjuva sınıfının belirleyici rolüdür. Bu anlamda, Türk siyasal yaşamında ortaya çıkan ve Erdoğan’ın partisine yansıyan muhafazakârlık, kapitalizm ile çatışma halinde değildir. Tam tersine, serbest pazar kavramına ve kapitalizmin gelişmesinin yarattığı tüm siyasi, ekonomik ve sosyal koşullara tamamen uyumludur. AKP programında partinin ekonomi anlayışı “Türkiye, genç ve dinamik nüfusu, zengin doğal kaynakları, girişimci ruhlu insanları, tarihi ve tabii güzellikleri ve jeostratejik konumu nedeniyle büyük bir ekonomik kalkınma potansiyeline sahiptir” şeklinde vurgulanmaktadır. Böylece kapitalizmin gelişiminde şart olan girişimcilik milletin geleneksel değerlerinden birine, “milli kültürün” temel bir öğesine dönüştürülmektedir. Bu dinamizmin taşıyıcısı ise, daima din de dâhil olmak üzere, “milli, geleneksel değerleri” daha iyi ifade edebilen bir burjuva sınıfı olmalıdır.

MÜSİAD üyesi iş adamlarını tanımlamak için ilk olarak MÜSİAD Başkanı Erol Yaşar tarafından söylenen “gerçek burjuva sınıfı” kavramı bu noktada özel bir anlam kazanmaktadır. AKP’nin kurulmasıyla beraber söz verdiği bu yeni, alternatif modernleşmenin merkezinde Müslüman iş adamları bulunuyordu. “Milli değerleri” daha iyi temsil edebilecek ve Türkiye’nin “medeni dünya düzeyinde” yerini teminat altına alacak bir kuruma dönüşebilecek burjuva sınıfı kesimi bu kesimdi. Nitekim Erol Yaşar’ın MÜSİAD’ın kuruluş şeklini anlatım tarzı da kayda değerdir: “MÜSİAD bir ihtiyaçtan doğdu. 1980ler Türkiye’sinde özel sektör öne çıkmıştı. 80li yılların sonuna geldiğimiz zaman iş dünyasını temsilen iki kurum öne çıkıyordu. Bir tanesi TOBB, biri de özel sektörü temsil ettiği gözlenen TÜSİAD’dı. Ama milli sermaye dediğimiz ‘sermayenin’ sahip olduğu değerleri temsil eden bir kurum yoktu… Bunu kim temsil edecek diye arkadaşlarla bir araya gelip konuştuğumuzda MÜSİAD’ı kurma kararı verdik”.
Bitti…

Kaynaklar:

 

http://www.bseef.org/speaker/dr-zbigniew-brzezinski [Giriş tarihi 30 Eylül 2010]. En bilinen kitaplarından biri Avrasya bölgesinde Amerikan egemenliğinin devamının önemini analiz ettiği “Büyük Satranç” isimli kitabıdır.

Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç, Atina 1998, s. 90.
Ahmad, The Quest, s. 178.
•TESEV, “Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Demokratikleşme Tartışması: Türkiye’den Sivil bir Tespit”, TESEV İstanbul Çalışması, 25-27 Ιουνίου 2004, ve Çağrı Erhan “Broader Middle East and North Africa Initiative and Beyond”, Perceptions, 10 (2005) 160-164.
Galal Amin, The Illusion of Progress in the Arab World. A Critique of Western Misconstructions, Cairo 2006, s. 31-61.
•Nuri Yeşilyurt, Atay Akdevelioğlu, “AKP Döneminde Türkiye’nin Ortadoğu Politikası”, Uzgel ve Duru (edit.), AKP Kitabı, s. 385–389. Michael Hudson, “The United States in the Middle East”, Louise Fawcett (edit.), International Relations of the Middle East, Oxford 2005, s. 301-303.
•“Hükümet Beceriksiz”, Yeni Şafak gazetesi, 23 Eylül 2001.
•Graham Fuller, “Turkey: A True Model for the Muslim Future”, Newsweek, 3 Kasım 2004. Graham Fuller, “Turkey’s Strategic Model: Myths and Realities”, The Washington Quarterly, 27/3, (2004) 51-52.
http://www.csis.org.
• “Türkiye örnek olabilir”, Yeni Şafak gazetesi, 30 Ocak 2002.
Nasuhi Güngör, Yenilikçi Hareket, Ankara 2005, s. 81-101 ve s. 106-123.
•“Erdoğan Davos Seferinde”, Yeni Şafak gazetesi, 25 Ocak 2002.
•John O. Voll, “Islam and Democracy: Is Modernization a Barrier?”, (edit.) Shireen T. Hunter, Huma Malık, Modernization, Democracy, and Islam, Washington 2005, s. 88.
•“İmamın Kızı Öğretmen Olmak İsteyince…”, Radikal gazetesi, 16 Haziran 2008.
Voll, “Islam and Democracy”, s. 85.
•“Huntington Asla Haklı Çıkmayacak”, Yeni Şafak gazetesi, 24 Eylül 2001.
• “Modernlik ile Müslüman Olmak Arasında Tercih Yapmak Gerekmiyor”, Zaman gazetesi, 25 Haziran 2010.
•“Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
• Binnaz Toprak, “A Secular Democracy in the Muslim World: The Turkish Model”, (edit.) Hunter, Malık, Modernization, s. 277.
• Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 659.
• “Batı ve Modernite Artık Aynı Şey Değil”, Radikal gazetesi, 15 Haziran 2008.
•Yusuf Tekin, Birol Akgün, “İslamcılar-Demokrasi İlişkisinin Tarihi Seyri”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 661.
•Zafer Özcan, “İktidarı Buldu Şimdi Kimliğini Arıyor”, Aksiyon, 517 (2004) bkz. http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•Ali Bayramoğlu, Ferda Balancar, Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz. Demokratikleşme Sürecinde Dindar ve Laikler, İstanbul 2006, s. 37-38.
•Nuh Yılmaz, “İslamcılık, AKP, Siyaset”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 615.
•“Erdoğan: Milli Görüş Gömleğini 28 Şubat’ta çıkardık”, Akşam gazetesi, 14 Ağustos 2003.
•İlhan Uzgel, “AKP: Neoliberal Dönüşümün Yeni Aktörü”, (edit.) Uzgel και Duru, AKP Kitabı, s. 22.
•“Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Özcan, “İktidarı Buldu”, http://www.aksiyon.com.tr [Giriş tarihi 15 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Örgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 130.
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Fikret Bila, “Gül: Partimiz hazır”, Milliyet gazetesi, 22 Haziran 2001.
•Nuray Mert, “Sağ-Sol Siyaset Ayrımı ve Yeni Muhafazakârlık”, Toplumbilim, Yeni Sağ, Aşırı Sağ Özel Sayısı, (1997) 58.
•Yalçın Akdoğan, “Adalet ve Kalkınma Partisi”, (edit.) Bora και Gültekingil, Modern Türkiye’de, s. 628.
Abacis, Islam Light, s. 94
•Yalçın Akdoğan, “Muhafazakâr Demokrat Siyasal Kimliğin Önemi ve Siyasal Islamcılıktan Farkı”, (edit.) Yavuz, AK Parti, s. 63.
•Yalçın Akdoğan, “Merkez-Çevre ekseninde AK Parti”, Yeni Şafak gazetesi, 18 Aralık 2003.
•Muhafazakâr demokrasi konulu uluslararası sempozyumda Erdoğan tarafından yapılan konuşmadan bölümler. “Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır”, Hürriyet gazetesi, 11 Ocak 2004. “Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004
•AKP 2002 Seçim Beyannamesi, “Her Şey Türkiye İçin”, http://www.akparti.org.tr [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•“Muhafazakâr Demokrasi Manifestosu”, Yeni Şafak gazetesi, 11 Ocak 2004.
•Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları (Günümüz Türkçesiyle), (edit.) Mahir Ünlü, Yusuf Çotunsöken, İnkilap, İstanbul 1988, s. 24–25.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 94 ve s. 96–97.
• Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 60.
•AKP Programı, http://www.akparti.org.tr/program_79.html [Giriş tarihi 10 Temmuz 2010].
•Özgün Erler, “Yeni Muhafazakârlık, AKP ve Muhafazakâr Demokrat Kimliği”, Stratejik Öngörü, 10 (2007) 126–127.
•Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. XIV.
•“Gerçek burjuvazi” kavramının anlamı için bkz. İkinci Kısım, Başlık 1: Türkiye’de İslamcı sermayenin güçlendirilme ve örgütlenme faktörü olarak neoliberal küreselleşme.
•“Muhafazakâr MÜSİAD, Metroseksüel Olabilir mi?”, Milliyet gazetesi, 10 Nisan 2004.

 

Nikos Moudouros

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (5)

14 Ağustos 2013     

Kemalist düzenle, yani geleneksel laik “merkez” ile ilişkilerin yeniden belirlenmesine ilişkin geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz çerçeve içerisinde, çevrenin talep ve beklentilerinin çatışmalardan uzak ve doğru bir biçimde yorumlanması şarttı. Akdoğan’a göre, AKP’nin geleneksel siyasal İslam partilerinden farklı olarak bu konudaki başarısı, tam olarak, çevrenin merkeze yönelik olan taleplerinin doğru bir yorumuna girişebilmesinden kaynaklanmaktaydı. Kısacası, ülkenin ekonomik sisteminde Müslüman iş çevrelerinin aşamalı bir şekilde güçlenmesi için hükümet partisinin olabildiğince daha fazla çatışmadan kaçınması ve “geleneksel merkez” ile “çevrenin güçlerinin” endişelerini dengede tutması gerekiyordu. Dolayısıyla yeni hükümetin misyonu 1997 darbesinin ve 2001 ekonomik krizinin ardından ülkenin siyasi ve ekonomik sisteminin görece olarak normalleştirilmesiydi. Yani 1980 darbesinden sonra Özal’ın Anavatan Partisi’nin üstlendiği misyonun standartlarına göre, kapitalizmin yeni aşamasının kesintisiz gelişimi yönüne doğru itecek bir normalleşmeydi. Yalçın Akdoğan yukarıdaki gerekliliği “çevreyle merkezi uzlaşma zeminine davet eden AK Parti olmuştur” diyerek ifade ediyordu.

Muhafazakâr demokrasi teorileri “İslami” burjuvazinin beklenti ve çıkarlarına göre partinin Türk siyasi haritasında yerini alması gereksinimine de yanıt vermeleri gerekiyordu. Dolayısıyla parti kitlesel destek yeteneğini koruyan, bir burjuva çıkarları partisi olarak meşruluk kazanmalıydı. Bu amaca yönelik olarak, en uygun olan yer “Türk merkez sağı” idi. Partinin beraberinde getirdiği yenilik daha önceki siyasi oluşumların temel karakteristiklerinin altüst edilmesi ve kendisinin “siyasi merkezde” yerini almasıydı. Tayyip Erdoğan’a göre, AKP’nin ortaya çıkmasından önce iki tip parti mevcuttu. Birincisi sadece belirli bir ideoloji temelinde faaliyet gösteren ve “siyasi olarak kardeş” gibi davranan partilerdi. Diğerleri de hiçbir ideolojisi olmadan sadece kazanç kaynaklarının paylaşımını hedefleyen, yani “siyasi şirket” gibi olan partilerdi. Erdoğan yukarıdakinden farklı olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kitlelere yönelik belirli siyasi tezlere sahip olan bir parti olduğunu söylüyordu. Böylece, liderine göre AKP “toplumsal merkezden aldığı güçle siyasi merkezi yeniden inşa etmiş ve merkez sağın tartışmasız tek gücü haline geldi”.

Başka bir düzeyde, “İslamcı” burjuva sınıfının çıkarlarının daha iyi temsili, neoliberal küreselleşmenin genel çevresi ile gelen (ideolojik ve kültürel) özelliklerin bileşimini dayatıyordu. Bu noktada “alternatif modernleşme” ve kapitalist kalkınmada toplumun kendine özgü niteliklerinin rolü hakkındaki tartışmalar AKP’nin kendisinin üzerinde çalıştığı konular oldu. Bazı süreçlerde, ülkenin çağdaşlaşma evrimi hakkındaki bazı yaklaşımların değişmesinin gerektiği kanaatinin yoğun derecede olduğu gözüküyordu. Türk kalkınmasının Kemalist versiyonuna karşı parti çevrelerinin geliştirdiği eleştiri, özellikle toplumun geçmişinden ve -din de dâhil olmak üzere- geleneksel karakteristik özelliklerinden otoriter bir biçimde koparılmasına odaklandı. AKP’nin 2002 Seçim Beyannamesi’nde “Modernleşme döneminde Türkiye’nin çağdaşlaşması, öncelikle geleneksel kültür ve değerlerin terk edilmesi şeklinde anlaşılmıştır. Oysa çağdaşlaşma, toplumun kendi dinamikleriyle kendini yenilemesi ve değişen ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir” deniyordu.

Bu yolla hükümet partisi “modernleşme”nin yani yeni aşamasında kapitalist kalkınmanın genişletilmesi nihai hedefiyle toplumun geleneksel değerlerini yeniden yorumlayarak tekrar ön plana getirdi. Bizzat Erdoğan “küreselleşmenin lokomotifi her ne kadar ekonomiyse de, küreselleşme toplumsal dinamikleri harekete geçirerek ve yerel zenginlikleri sürece katarak ancak istikrarı yakalayabilir” diye vurguluyordu. Modernleşme, geleneği etkisizleştirmeksizin, evrenselliği yerel özelliklerle bir araya getirdiği ve sonuçta “başka-alternatif bir modernleşme” olduğu takdirde “hedef” olabilirdi.

Nikos Moudouros

(devam edecek)

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (4)

07 Ağustos 2013      

İslam’ın siyasi programda öne çıkarılmasının yol açabileceği sonuçların anlaşılmasıyla, dine ilişkin atıflar yeni partinin siyasi muhafazakârlığının altının çizilmesi noktasına indirgendi. Erdoğan İslam dininin, artık partinin temel referansını teşkil etmesine son verildiğini ve sadece muhafazakârlığının bir yapısal öğesi olduğunu gösterme çabası ile “Dini, dindarları ve dini değerlerin toplumsal işleyişini kabul eden bir parti ile dini devlet organlarının katkısıyla ideolojiye dönüştürme aracılığıyla toplumun zorunlu değişimini hedefleyen bir parti arasında büyük bir fark vardır” diye vurguluyordu.

Bu arada, (örneğin Kıbrıs sorunundaki, Avrupa Birliği’ndeki ve Irak’taki gelişmeler gibi) ülkenin büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, partinin kuruluşundan sadece 15 ay sonra iktidarı devralması bir an için partinin ideolojik temeline yönelik çalışmaların aleyhine işleyecekmiş gibi göründü. Bu boşluk 2004’ün Ocak ayında yapılan “Muhafazakâr Demokrasi” uluslararası sempozyumun organizasyonu ile dolduruldu. Sempozyum, Türkiye “Liberal Düşünce Topluluğu”nun katkısıyla düzenlendi ve merkezinde AKP’nin ideolojik “manifestosu” olarak muhafazakâr demokrasinin geliştirilmesi konusu vardı. Partinin temel teorisyenlerinden biri ve muhafazakâr demokrasi hakkındaki metnin yazarı olan Yalçın Akdoğan tarafından daha sonra iddia edildiğine göre, partinin o dönemde iktidarda olması ideolojik programda daha fazla “realizm”in olması yönünde katkıda bulunduğundan dolayı bir avantajı teşkil etti. Erdoğan sempozyumun açılışında “bu çalışma, demokratik bir çerçevedeki muhafazakârlık olarak tanımladığımız siyasi düşünceyi kodlayarak, Türk siyasal yaşamına muhafazakâr demokrasi anlayışını vermeyi hedeflemektedir” diyerek, partisinin Türk siyasi hayatında çok bilinmeyen, nispeten yeni bir siyasi teorinin yerleşmesini hedeflediği mesajını veriyordu.

İki boyutlu “muhafazakâr demokrasi” aracılığıyla, parti Türkiye’nin kültürel tecrübesi anlamında muhafazakâr, ancak çağdaş kurumların savunulması anlamında demokrat olacak bir ideolojik temeli belirlemeyi arzuladı. Bu çerçevede, Türkiye’nin aynı geleneksel değerleri, tarihi ve kültürel referansları çağdaş ve modern kurumlara tamamen uyacağından, ülkenin “modernleşmesi” için bir araca dönüştürüldü. Erdoğan “AK Parti’nin muhafazakârlıktan anladığı, mevcut kurum ve ilişkilerin korunması değil, bazı değerlerin ve kazanımların korunmasıdır. Koruma ise değişime ve ilerlemeye kapalı olma değil, özü yitirmeden gelişmeye uyum sağlamaktır” diye vurgulayarak, bu şekilde Türkiye’nin kendine özgü geleneksel değerlerinin ekonomik ve siyasi kalkınma yönünde bir araca dönüştürülmesine işaret ediyordu.

Bu anlamda, AKP’nin muhafazakârlığı Türkiye’nin kültürel değerlerini değişimleri motive edecek güç olarak öne çıkaran bir düzeyde gelişiyordu ve dolayısıyla dış baskılar ve eksenler reform sürecinin temel kısmını teşkil etmiyordu. Abdullah Gül, partinin resmi olarak kuruluşundan önce beklenmedik bir zamanda “Biz Türkiye’nin siyasi bir transformasyon geçireceğine inanıyoruz. Bu süreçte iki akım olacak. Biri dışarıdan gelen tazyikle transformasyona yönelen akım, diğeri ise yerli akım. İç dinamiklerle transformasyonu sağlayacak akım. İşte biz bu akımı temsil edeceğiz ve bütün Türkiye’yi kucaklayacağız” diyordu.

Ancak Türkiye’nin geleneksel değerlerinin öneminin korunması yoluyla değişim, yani muhafazakâr demokrasinin sözünü verdiği süreç, radikal bir süreç değildi. Tam tersine radikalizm partinin ideolojik çerçevesinde reddedilmekteydi. Türkiye’deki siyasi transformasyon kapitalist sistemin yerleşik anlayışlarının ve yapılarının eşliğinde ve aşamalı bir şekilde olmalıydı. Mevcut yapıları sarsmadan, ülkenin siyasi yaşamında bu tür bir değişikliğin başarılması için direkt çatışma değil, uzlaşma gerekiyordu. Yani Kemalist düzen ile Kemalizm’in “modernleşmesine” götürecek yenilenmiş bir ilişki şarttı. Partinin muhafazakârlığı bu önemli yanı da içeriyordu. Akdoğan siyasetin bir uzlaşma alanı olduğunu ve dolayısıyla toplumsal düzeydeki farklılaşmaların, Türkiye’nin zenginliğini teşkil etmeleri için, karşılıklı saygı ve karşılıklı anlayışla yansıtılmaları gerektiğini söylüyordu. Tam da bu sebepten dolayı AKP “radikal değişim karşısında, evrimsel değişimi desteklemekte, radikalizm karşısında ılımlılığı temel almakta ve geleneğin, ailenin ve geçmişin bütün sosyal kazanımlarının korunmasının gerekliliği inancındaydı”.
Nikos Moudouros

(devam edecek)

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (3)

31 Temmuz 2013

Bu düşünce temelinde, Türkiye’deki siyasal İslam tecrübesi, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi deneyimi, pek çok entelektüel açısından, Batı’nın modernleşmesine katkıda bulunan tarihsel süreçlerin ve yapısal değişikliklerin Müslüman toplumlarla ilgili olmadığı görüşünü dile getiren ilginç bir öneriydi. Böylece Türkiye’nin dindar Müslümanlarının “yeni” burjuva sınıfı ve onun siyasi hedefleri hakkındaki tartışmalara paralel olarak,  insan hakları, demokratikleşme ve laiklik ile İslam dininin ilişkisine dair arayışlar zirveye çıktı. Özellikle 1997 darbesinden sonra, Türkiye’nin Müslüman entelektüelleri “yakın bir zamana kadar” batı terminolojisini benimseme gereksinimini hissettiler ve Kemalist elite karşı ittifaklarını genişletme çabasına giriştiler.

Bu arayışlara göre, Türkiye’nin kendi modernleşmesiyle yüzleşmesi ve “Batı dışı” olası sorunlara karşı koyması, yani “Müslüman bir toplumda mümkün olabilen laiklik” ilkesi merkezinde, kendi tarihi, kültürü ve yapısı temelinde yanıtlar bulması gerekecekti. Yani Batı’dan tepeden inme bir şekilde kopyalar temelinde değil, Türkiye’nin kendisine özgü tarihsel-kültürel özellikleri temelinde kalkınmasının yeniden yorumlanmasını ele alması gerekecekti. Örneğin Ali Bulaç, özgür siyasal katılımın ve şiddet kullanmadan iktidar değişiminin İslami ilkelere tamamen uygun olduğu ve bunların sadece Batı düşüncesinin ayrıcalıkları olmadığı düşüncesini destekliyordu.

Türkiye’deki sosyopolitik gelişmeler ve aynı zamanda bu teorik arayışlar ve tartışmalar çerçevesinde, AKP kendi kimliğini sistematikleştirmeyi hedefledi. Bu,  üstelik daha öncesinde önemli bir parlamenter muhalefet deneyimi olmaksızın erkin yönetimini üstlenmesi göz önüne alındığında, oldukça ciddi bir zorunluluktu. Kısacası, Aksiyon dergisinin ilgili makalesinin başlığında da yazdığı gibi, AKP kısa sürede “iktidarı bulmuştu” ve şimdi de “kimliğini aramak” zorundaydı.

Yeni hükümet partisinin ideolojik arayışlarının belki de en temel iki boyutundan birincisi 1997 darbesinin,  2001 ekonomik krizinin, 11 Eylül’ün, “ılımlı İslam’ın” hâkim olması gereksiniminin ve “İslami” burjuvazinin bilincine varılması başta olmak üzere Türk siyasal İslamı’nın toplumsal tabanındaki değişikliklerin yol açtığı koşullara partinin ve politikalarının uyumu konusuydu. İkinci boyut ise, neoliberal modernleşme çabasında Türkiye’nin geleneksel değerlerini ve kendine özgü tarihsel ve sosyal unsurlarının içeren bir anlayışın teorik olarak sistematikleştirilmesiydi.

Erbakan’ın Refah Partisi’nin kısa süren hükümet tecrübesi ve daha genel olarak Milli Görüş Hareketi’nin mirası ve özellikle 1997 darbesi sırasında siyasal İslam’ın kovuşturmaya uğraması yenilikçilerin yeni partisi için önemli bir özeleştirel referanslar sürecini oluşturuyordu. Darbenin İslamcılar içerisinde yol açtığı sonuçlar aynı zamanda dinin siyasette kullanımı konusunda farklı tez ve analizler içeren bir “arınma mekanizması”nı da yarattı. AKP, Erbakan’ın ve Milli Görüş Hareketi’nin geleneksel İslamcı anlayışını terk ederek ve 1997 darbesinin “hesabını ödemeyi” bu anlayışa bırakarak, siyasal olarak hayatta kalmayı ve Müslümanların “yeni” burjuva sınıfının daha iyi temsil edilmesini güvence altına almayı tercih etti. Söz konusu “arınma mekanizmasının” yaratılmasında ve dinin kullanılması hakkındaki özeleştirinin oluşumunda 1997 darbesinin etkisi bizzat Erdoğan’ın bilinen şu sözünde çok iyi yansıtılıyordu: “28 Şubat’ta Milli Görüş gömleğini çıkardık”.
Nikos Moudouros

(devam edecek)

Gazedda Kıbrıs

Muhafazakâr Demokrasi’nin Parti Kimliği: Başka Bir Türk Modernleşmesi Mi? (2)



24 Temmuz 2013
11 Eylül 2001 sonrası uluslararası ortamda iz bırakan gelişmeler, sonuçta dünya çapında daha geniş teorik arayışların teşvik edilmesi yönünde de çok önemliydi. AKP’nin ideolojik kimliğini somutlaştırmaya çalıştığı bu dönemde, ortaya çıkan yeni durumda İslam’ın pozisyonu hakkındaki tartışmalar dünyanın başka yerlerinde de doruğa ulaşıyordu. Söz konusu dönemin hâkim anlayışlarından biri, aynen Batı’da olduğu şekilde, şehirleşme, sanayileşme, sekülerleşme, teknoloji ve medyanın gelişmesi gibi süreçlerin içinde yer aldığı “birleşik paket” halindeki bir modernleşmeyi istiyordu. Bu çerçeve içinde, modernleşme demokrasi için önkoşulu teşkil ediyordu ve bunun süreçleri batı kaynaklı “birleşik bir paket” olduğuna göre demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler İslam ile uyumlu değildi. Sadece ve mutlak olarak batı standartlarındaki “monolitik” bir modernleşme süreci teorisi aşamalı bir biçimde yara aldı ve zamanla üzerinde kuşku duyulur hale geldi.

Dünya çapında (ve İslam dünyasında) kapitalist kalkınmanın genişlemesi ve yaşamın tüm alanlarında İslam dininin güçlendirilmiş varlığı gibi iki temel gelişmenin bileşimi İslam’ın neoliberal küreselleşme sürecine engel teşkil etmediği yönünde başka bir entelektüel grubun düşüncelerine katkıda bulundu. 21. yüzyılın başlarından itibaren, İslam’ın toplum içerisindeki yoğun varlığı gibi Türkiye’yi ilgilendiren sorunlar yoğun tartışmalara da yol açarak Fransa, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde de gözlendi. İslami başörtüsünün ve camilerin Avrupa başkentlerindeki varlığı, pek çok Batı şehrinde Müslüman ve Hıristiyan Avrupalıların kamusal ve özel sektörün aynı binalarında birlikte var olması ve ortak faaliyetleri bu yeni tartışmayı tetikleyen öğeler oldu.
Neoliberal model temelinde kapitalizmin daha gelişmesi ve Müslümanların Batı’ya doğru hareketi, bu iki temel gelişme İslam ve demokrasi teorilerine modernleşmenin laikliği içermemesi hususunu ekledi. Örneğin Mısırlı yazar Ahmad Şevki El-Fencari, Ahmad Shanqi al-Fanjari Müslüman entelektüellerin eserlerindeki demokratik hak ve özgürlüklerin uzun bir listesini kaydederek, “Avrupa’da özgürlük diye adlandırılan şey, bizim dinimizde adalet (adl), hak (hak), danışma (şura) ve eşitlik (müsavat) olarak belirlenmiş olan şeylerdir. Çünkü özgürlük ve demokrasinin kuralları adaletin, halkların haklarının ve milletlerin kendi kaderlerini belirleme sürecine katılımının bir araya gelmesinden oluşmaktadır” sonucuna varmıştı. Bu durumda İslam, modernizmin temel değerlerini, burjuva tipi demokrasinin önkoşullarını içermektedir. Bu anlamda, bir “prototip merkez”, mutlak olarak Batı’da yansıtılan bir prototip arayışını modernleşme için temel konu olarak ele alan araştırmalar “bu merkezin kaydığı” görüşünü temel eksen edinen şüphelerle karşılaştı. Bu yaklaşıma göre, neoliberal küreselleşme “modernleşme merkezinin” kaymasına belirleyici olarak katkıda bulundu ve dolayısıyla İslam dünyasının bu sürece katılımı ekonominin küreselleşmesinden “Batı’nın özelliklerinin” çıkarılmasını (bunu başardığı anlamına gelmemekle beraber) talep etmektedir. Daha sonra Türkiye’nin 60. ve 61. hükümetlerinde Dışişleri Bakanı olan Profesör Ahmet Davutoğlu Batı’da “başlayıp bitmeyen” bir küreselleşme teorisini şöyle yorumladı: “Eğer bundan sonra uluslararası bir düzen oluşturulacaksa, küreselleşmeyle adaletli bir dünya oluşturulacaksa, burada her medeniyet havzasının bu yapıya katılmasının sağlanması lazım. Bunun için de din sosyolojisi, artık batıdaki sosyolojik yöntemlerin diğer toplumlara aktarılması şeklinde değil, diğer toplumların kendi dünyaları içinde anlaşılarak yapılması gerektiği çerçevesini sunuyorum. Mesela, eğer bütün dünyada felsefe, iktisadi, siyasi düşünce sahibi Eflatun ve Aristo ile başlayıp, Roma ile devam eder, Hıristiyanlıkla sürer ve son Reform, Rönesans ve Modernite hareketiyle biterse, bu belki eskiden sömürgecilik döneminde anlaşılabilir bir şey. Ama şimdi bunu bu ders kitapları formatında bütün dünyaya yayarsanız, bu fiilen batı dışındaki bütün medeniyetlerin, yani dünyanın dörtte üçünden daha fazlasının tarih dışına itilmesi anlamına geliyor…”.
Bu anlayışlar aşamalı bir şekilde başka liberal entelektüellerden de destek buldular ve modernleşme ile burjuva demokrasisinin yalnızca “Batı versiyonu” doktrini karşısında alternatif düşünce oluşturdular. Başkan Obama’nın Müslüman cemaatler nezdindeki özel temsilcisi olarak görev yapan, Keşmir doğumlu ABD vatandaşı Farah Pandith, “Müslüman olmak ile Batılı olmak arasında bir tercih yapmak gerekmiyor; İslam’la demokrasi iç içe var olabileceği gibi, bir insanın hem modern hem Müslüman olması da mümkün” demektedir. Bu karakteristik ifade Batı’nın bu konuda başı çekmesini şüpheyle karşılayan “alternatif” bir yenilikçilik ve modernleşme anlayışını fotoğraflamaktadır. Bu anlayışa göre, artık bir toplumda kapitalizmin gelişmesi için, toplumun batılılaşma sürecinden geçmesi şart değildir. Sosyolog Nilüfer Göle Batı’nın bir parçası olarak Türkiye’nin aynı zamanda kendi bölgesinde merkez bir ülke olduğunu ve İslami başörtüsünün Türk devletinin laik niteliği için tehdit teşkil etmediği örneğiyle, İslam dininin demokrasiyle normal bir biçimde bir arada var olabileceğini belirli bir bölgeye yönelik olarak Türkiye’nin kanıtlayabileceğini savunmaktadır. Dolayısıyla Göle’ye göre, sonuçta Türkiye “Batı dışı”bir modernleşme örneğini, yani “alternatif bir modernleşme” örneğini teşkil edebilir.
 
(devam edecek)

Nikos Moudouros